Anasayfa + Sanat
Röportaj
''Fobilerimi sanatla yendim!''

Yayoi Kusama, şu sıralar yine sanat gündemini dolduruyor. Gerek Amerika'da gerekse Japonya'da düzenlenen Kusama sergileri, sanatçının ''korkularını'' bir kez daha göz önüne seriyor. Seks, yemek gibi hayati ihtiyaçlara karşı geliştirdiği saplantılarını sanatının odağına yerleştiren Kusama sorularımızı yanıtladı.

Halüsinasyonlarını sanata çeviren Yayoi Kusama 10 yaşından beri benekler gördüğünü söylüyor.

Gelin güncel sanat takvimine bir göz atalım:
18 Mart-24 Nisan; New York'ta Robert Miller Galery'de Patricia Piccini, Patti Smith ve Yayoi Kusama.
11 Mart-30 Mayıs; New York Whitney Müzesinde Whitney Bienal sergisi ve içinde Yayoi Kusama. 7 Şubat-9 Mart; Tokyo'daki Mori Art Museum'de Kusamatrix sergisi ve haliyle Yayoi Kusama.
Fazla söze ne hacet; sanat dünyasının ''tuhaf'' kadını yine iş başında. Yaklaşık 10 yaşından beri gördüğü halüsinasyonlardan etkilenerek benekler ve ağları resmeden Kusama'nın, sanatının 50. yılını kutlamasına çok az kaldı (10. yaş gününü esas alırsanız çoktan kutladı bile!) 1957'de kuralları ve yasaklarıyla hayatını fazlasıyla etkilediği aşikâr olan Japonya'yı geride bırakarak Amerika'ya yerleşen ve üretmenin tadını çıkaran Kusama, pek çokları için bir idol.
Yaklaşık 20 yıl akıl hastanesinde kalmış olan bir idol hayli ironik tabii; fakat görünen o ki, Japonya sınırlarını aşmak isteyen pek çok kadın için söz konusu gerçeğin önemi yok.
Eserlerinin feminist olduğunu iddia edenlerin sayısı çok fazla; o ise kendini gerek halktan gerekse sanat çevrelerinden gelen herhangi bir sınıflandırmadan uzak tutmak niyetinde. Sadece ''saplantılı sanat'' diye tanımlıyor yaptığını, o kadar. (Kendisiyle ilgili tanımlamaları da aynı paralelde; ''iyi ki hasta olmuşum!'') Feminist tavırlar sergilemek gibi bir niyeti olmadığının altını çiziyor röportajlarında. ''Saplantı'', ona ailesinin, kültürünün bir hediyesi olarak görülebilir. Araba kullanmak yerine evlenip şoför sahibi olmasını öneren; sanat yapmak istediğinde galericiliği tercih ettiren; seksi, kirli bir hareketmiş gibi yansıtan yaklaşım sözünü ettiğimiz, ya da söz ettiği. Bu baskıdan kurtulmak için gittiği Amerika'da kazanmaya çalıştığı şöhret ise onu özgürlüğe yaklaştıracak bir adım Kusama’ya göre -haklı belki de! Zaman zaman Andy Warhol'a benzetilen, sanatçılarla sosyalleşmekten hoşlanmadığından dem vuran, bedenlerin üzerine yaptığı resimlerle canlı heykeller yarattığını düşünen Yayoi Kusama'yla biz de kısa bir söyleşi yaptık:

''The Visionary Flowers'' 2002 yılında Japonya'daki Matsumoto Sanat Müzesi'nde sergilendi.

Dünyanın pek çok yerinde çalışmalarını sergileyen ve avant-garde diye tanımlanan bir Japon sanatçı olarak, ''avant-garde''ın tanımını yapar mısınız? Söz gelimi, Japonya ve Amerika'da aynı tanım mı yapılıyor avant-garde için?
Sanat dünyası küreselleştiğine göre, Japonya ve Amerika'daki avant-garde'ları birbirleriyle kıyaslamanın modası geçti bence. Amerika'da birçok büyük avant-garde sanatçı var tabii, Japonya'da da çok etkileyici sanat eserleri veren sanatçılar bulabilirsiniz. Öte yandan Avrupa'da da mükemmel sanatçılara rastlanabiliyor. Bana gelince, ben çok uç avant-garde sanat eserleri sunarak kendi yolumda ilerlemeye çalıştım.
16 sene Amerika'da kaldıktan sonra ana vatanınıza geri döndünüz; bu dönüşü sağlayan neydi?
Fazla çalışmaktan yorgun düşmüştüm; hayatım üretebilmek için fazla telaşlı hale gelmişti. Bu yüzden Japonya'da daha sessiz bir hayatı tercih ettim. Bu da çalışmalarımın New York'tan Tokyo'ya taşınması anlamına geldi.
Farklı kültürlerin sanat algısını gözlemleme şansı buldunuz. Sizce bakış açıları Uzakdoğu, Avrupa ve Amerika'da nasıl değişiyor?

Artık farklılıkları tartışmak mümkün değil. Her yerde çok iyi sanatçılar var. Tüm dünyaya yayılmış sanat sahnelerinde aktif roller alıyorlar, tıpkı benim gibi... Kıyıda köşede kalmış ülkelerde bile iyi sanatçılar var; buna karşılık Paris ve New York'ta da o kadar da iyi olmayanlara rastlayabiliyorsunuz.
Sizin de katıldığınız Whitney Bienal'i şu sıralara en çok konuşulanlar arasında. Bu sergiye sizin açınızla bakacak olursak ne görürüz?
Korkunç derecede yoğun olduğum için, henüz Whitney Bineali'ne gidemedim. Ama New York Times'ta yazarın "Sudaki Ateşböcekleri" adındaki çalışmamı "şov durdurucu" olarak adlandırdığı bir eleştiri yazısı okudum.
Mori Art Museum, sanatçının son sergilerinden biri olan ''Obsession/Saplantı 2004''e ev sahipliği yapıyor.

Bienallerde izleyicinin olabildiği kadar hızlı ''bakması'' istenmiyor mu?
Sanki tüketim bir mecburiyet gibi…
Uzunca bir süredir çeşitli ülkelerdeki trienal ve bienallerin olağan bir katılımcısı olmama rağmen, bilemiyorum; çünkü, sadece kendi sanatımla ilgileniyorum! Diğerlerine göz atacak vaktim olmuyor...! Yani konu hakkında yorum yapabilecek durumda değilim.
Benekler çocukken gördüğünüz halüsinasyonların ürünü mü gerçekten?
Bir zamanlar halüsünasyonlar gördüğüm doğru. Düşüncelerim yazılarımda ve eserlerimde yansıyor; küçük yaşlarda yaptığım işlerde. Bunları şiir, heykel, enstalasyon ve romanlarımda en ince ayrıntısına kadar kullandım.
Korkularınızı sergileyerek onlardan kurtulmaya çalıştığınız da bilinenler arasında. Sekse yaptığınız göndermeler de bundan sanırım?
''Seks takıntısı'' teması altında, bir kayığı ve diğer nesneleri penise benzeyen çıkıntılarla çevreledim. ''Yemek takıntısı'' için, elbiselere makarna yapıştırdım ve makarna elbiseleri diye adlandırdım. Penislere karşı bir fobim vardı ve onları çok miktarda üreterek bu korkudan sıyrılabildim.
Yemek takıntısı da sanatınızın dışarıya vurduklarından öyleyse?
''Yemek takıntısı'' kendimi hayatım boyunca makine-üretimi yiyecekler yeme korkusundan kurtarma yöntemimdi.
Son olarak sormadan olmaz, hiç Türkiye’de bulundunuz mu?
Bu zevki henüz tatmadım. Türkiye hakkında fazla bilgiye sahip olmadığım için sizden bir mektup almak beni şaşırttı!

ARA